MEKTUP MEKTUP AÇACAĞIYLA AÇILIR
Kitapta da sık sık kullanılan ve bizim de
burada kullanmamızın hiçbir sakıncası olmayan girizgâh kelimesiyle başlamamız
gerekecek olursa Sultanı öldürmek ya da sultanımı öldürmek, romanın kahramanı
(belki de anti kahraman dememiz daha doğru olur ) Tarih Profesörü Müştak’ın
gözünden anlatılıyor. Yirmi bir yıllık bir ayrılığın özlemi, hasreti,
muhasebesi, vicdanı kitabın ilk kapısı belki de eşiği. Bu muhasebeyi yapan,
rahatsızlığı yaşayan, vicdanının sesini uzun bir süre sonra da olsa dinleyen
taraf ve aynı zamanda maktul olan bununla da yetinmeyip Sultan olan Nüzhet. Bu
hasreti yaşayan, özlemi çeken, şafak sayar gibi Nüzhet’in kendisini terk ettiği
günleri sayan, bir gün kendisine dönmesini bekleyen taraf ve aynı zamanda pısırık
ve sünepe olan ve bununla da yetinmeyip aptal âşık olan da Tarih Profesörü
Müştak.
Yirmi bir yıl önce kendisini terk edip
Amerika’ya giden eski sevgilisi Nüzhet’in Müştak’ı bir akşam yemeğine davet
etmesiyle başlıyor roman. Uzun bir aradan sonra gelen telefon Müştak’ın
dünyasını alt üst etmeye yetiyor. Beceriksizliğini de hastalığını da bundan
sonra öğreniyoruz. Romanın arka fonuna yerleştirdiği ve belki de aslında hep
önde olan, genelde Osmanlı tarihi, özelde de Fatih Sultan Mehmed Han’ın ( II
Mehmed) hayatını ( dönemini ) roman diliyle anlatışına şahid oluyoruz. Hal
böyle olunca da sahnede Tarih Profesörlerin arz-ı endam etmesi kaçınılmaz
oluyor haliyle. Tarih profesörlerin çekişmeleri, kıskançlıkları, rekabetleri
birinci ağızdan (ben anlatıcı) deşifre edilip ortalığa saçılınca asistanların
da ayak işlerine bakmalarındaki gocunmalarının ve ezilmelerinin adeta sonucuymuş
gibi depresif kişiliklere bürünmelerini alt okumalarda yakalayabiliyoruz.
Kendisi dâhil herkesi katil sanan ama bu
kanısından da çok kısa sürede vazgeçen, kendini ikna edebilen, aklayan,
şüpheci, takıntılı, kuşkucu Müştak… Emekli olmasına rağmen eski hocasını (Tahir
Hakkı ) kıskanan, gerekirse yalan söyleyebilecek kadar gözü dönen, onu alt
etmek için her yolu mubah sayan, su içtiği bardakları hep dolu tarafından gören
müzmin bekârımızın kitabın (romanın) tam ortasına yerleştirilmiş Sultanı
konuşturma bölümleri oldukça gerçekçi ve takdire şayan. Sultan’ın ( II. Mehmed)
Müştak’la konuşurken herkesi odadan çıkarması ise romanın bütününe hâkim olan,
alanen söylenmese de “derin devlet’in” de Osmanlıdan miras alındığını, Ali
Cengiz oyunlarının köklerinin ta o zamana kadar gittiğini anlıyoruz.
Aynı konferansa katılmalarına ve ikisinin
de Tahir Hakkı’ya soru sormalarına ve Müştak’ın zanlı olmasına rağmen Komiser
Nevzat’ın Müştak’ı fark etmemesi oldukça ilginç birinci ayrıntı gibi görünüyor.
“Merhaba Müştak Bey, sizi yeniden görmek
ne güzel. (s:140) Diğer ilginç bir detay da Müştak’ın Akın’ın evine
giderken karşıdaki yaşlı komşu kadının sesleri duyma gerekçesini “Duvarlar çok ince.” Ondan diyor. Oysa
çok eskiden beri aynı evde oturduklarını, şehir hatları vapurlarında kaptan
olan kocası Rafet Bey’i de o evdeyken kaybettiğini anlatıyor. Yani ev o kadar
eski ama duvarlar ince! Bilinen kanı eski evlerin duvarlarının çok kalın
olduğudur. Müştak’ın hezeyanları ve komplo teorileri sonucu karakterin
sahiciliğine, canlı kanlı olduğuna inanıyorsak eğer, şehrin fethi esnasında Rum
tarafındaki moral bozuklukları, kötü kehanetlerin kısa sürede yayılması,
papalığın vaad ettiği gemilerin ufukta bir türlü görünmemesi üzerine en küçük
kötü bir olayı bile uğursuzluğun işareti sayıyorken Rum halkı, bu
uğursuzlukları, kehanetleri yayanların nedense Türk tarafından olma ihtimali
üzerine hiç komplo teorileri kurulmamış. Savaş hali varsa Türk ya da Rum olması
bir şeyi değiştirmez; sadece düşman vardır ve her yol mubah sayılır. Bunu
denemeyen halk yoktur sanıyorum. Halk değilse bile devlet, imparatorluk,
hanlık, erk her neyse. Genelde Osmanlıya özelde Fatihe bir güzellemeden
bahsediliyor desek belki de abartmış olmayız. Diğer küçük bir ayrıntı da; “…Hep sahile indiğim ara yolu kullanıyor,
hatta yolda gördüğü tanıdık esnaflarla selamlaşmayı bile ihmal
etmiyordu.”(S.491) “…Son anda yetiştik 18:00 vapuruna… O jeton attı, ben bedava
geçtim ama kaçak gibi davranan oydu.” (S.491) Kaçak gibi davranan birinin
birilerine selam vermeme kaygısı olabiliyor mu?
Tarihe meraklı, soğuğa aldırmayan bir
grubun Tahir Hakkı ve Müştak’tan tarih dinlemelerini (yaşamaları ) yazar ustalıkla
okuyucuya çevirmiş. Orada surların arasında tarih dinleyenlerle kitabı
okuyanlar çok iyi birleştirilmiş. Tahir hakkı Müştak’tan daha büyük çünkü
tarihi anlatırken hiçbir zaman “bizimkiler”
tabirini kullanmıyor, sanıyorum ki yazar da bunu özellikle belirtmiş; okuyucu
kendine karakter seçsin diye.
Romanın sonlarına doğru tempo oldukça
yükseliyor. Bunda kurgunun büyük payını olduğunu söylemek romanın kıymetini düşürmez.
Sonlara doğru Sultan Mehmed hakkında da özel dâhil epey bir bilgilendiriyor
yazar bizi. Akıcı ve sürükleyici olduğu kadar ustalıklı bir dil ve anlatımla
okuyucuyu ters köşeye yatırmayı başarıyor. Son olarak şunu söyleyebiliriz;
mektup, mektup açacağıyla açılır. Yoksa biz Nüzhet’in yirmi bir sene önceki
sevgilisine yazdığı mektubu nasıl okuyabilirdik ki. O mektuptur ki okuyucunun
duygu telini sızlatan…
Hüseyin BUL

Yorumlar
Yorum Gönder