İZMİR’İN YORGUNLUĞU
İzmir, sessiz bir şehir, gürültüsü kamburu
olmuş şehirlerden değil. Olan gürültüyü de deniz yutar, çeker içine. Saklar
karnında, demler bütün bir gece boyunca. Sonra vapurlar hareket edince
dalgaların arasından dışarı atar karnındakini. O gürültü demlenip dalgaya
dönüşünce hem şehir huzurlu bir şekilde kapar gözlerini hem de balıklar köpüklü
sularda yıkar ellerini. Ağır yük gemileri birer dalga kıran gibi şehre dahil
olmak için ağırbaşlı bir şekilde eşikte beklerler. Deniz suyunun yorgunluğa iyi
geldiğinin ağır yük gemileri de farkında. Ayaklarından denize ince ince
yorgunlukları akıp giderken sabahı zor ediyorlar. Eşikte durmanın böyle de bir
sancılı yanı var. Bir yandan dinlenirken bir yandan da eşikte beklemenin
yorgunlunu, sabırsızlığını yaşarlar.
Çift taraflı telaştır eşik. Tebdil-i mekânın
ferahlığıdır telaşı çağıran, sabrı öğüten. Denizden karaya, karadan denize eşyanın
tabiatına karakter katan. İzmir’de her liman birer eşiktir. Eşikte sevinçler
devşirilirken arkada kalan hüzün oluyor. Arkada kalmanın hüznü bu şehre hayli
hayli yettiğinden, elindekilerle yetinmeyi bir huy edinmiş, huyu çıkasıca!
Bir
şehir çalışmadan nasıl yorulur, yorgunluktan helak olup bitap düşer anlamak zor.
Bu şehri yorgun kılan emeklilerin başkenti olması mı, yoksa kordon boyunca zamanın
fütursuzca çevreye saçılmasından mı, çözmek için sabahlamanın belki faydası
olur. Kordonda sabah erken gelir; insanlar bedenlerini alkole yatırırken, farkında olmadan sabaha kadar denizle denizin
sakinliği üzerine sohbet edilir. Sohbet ne zaman işçiye, üretime, emeğe gelip
dayansa ya bir vapur mızıkçılık ederek korna çalar: “deniz neyinize yetmiyor”
der gibi, ya da güneş denizden yansıyarak insanların gözlerini alır. Denize
komşu nice kasabalar vermiş bu şehirde sanırsın ki insanlar denizden
geçinirler, beslenirler.
Bu şehri anlamak için burada yaş(l)amak
gerekir, her sokağını, mahallesini gezmek, nerenin toprağı kırmızı, nerenin
kaldırımları yenileniyor, yağmur yağınca hangi evde çileye dönüyor bilmek
gerekiyor. Dünün Smyrnası; kuruyan derelerin yatağındaki fakir kondularıyla
bugünün Bayraklısı taze belediye olmanın acemiliğiyle ne körfezin tadını
çıkarabiliyor ne de yarın korkusuyla güneşin batışını seyretmeyi aklına getiriyor.
Pegos buranın en yüksek dağlarından biri. Eskiden atıl olan, su çıkmayan, yol
geçmeyen yer zamanla şehrin içinde kalmış. Bu şehre göç eden Kürtler,
alışkanlıktan olsa gerek suyun kıyısından çok yüksek dağlara yerleşmeyi tercih
etmişler. Bu da; güven denilen ürkek duygunun dışavurumundan başka bir şey
değil. İnsan gittiği yere gölgesini de götürüyor. Şimdinin Kadife kalesi eski
Pegosluğunu kaybedeli dört kuşak oluyor neredeyse. Doğduğu yerden göç edenler
şimdi de buradan şehrin başka bir yol geçmez, kuş uçmaz dağına zorla göç
ettiriliyor. Yollarda, caddelerde yük kamyonları, eşya kamyonetleri
görünmeyebilir ama sağır sultan bile duymuştur evlerini taşımak zorunda olan bu
insanların sessiz çığlıklarını.
Yeni Foçada deniz kocaman kocaman kayalarla
durdurulurken (doldurulurken), Urlada, çam ağaçları denizi görmek için palmiyelerle
yarışır. Çiğlinin kentselleşme çabaları Eski Foça’nın başını ne kadar şad eder
bilinmez ama Güzelbahçe’den Konak’a kaplumbağa hızında bir tramvay hattının bu
şehre üç seanslık terapi kadar iyi geleceği kesin. Yurtoğlu’nun arka tarafı
daha fazla rant için oyulurken, Limontepe’nin payına düşen; yeni gelin gibi
süslenip karşısına oturan Olimpiyat köyünün kaprisini, kibrini, triplerini
sineye çekmek…
Varyantın virajları
Kemalpaşa’nın
kirazları
Torbalıdan
hıyar gelir
Kesme
umudunu Teleferikten
Bademlerden
niyaz gelir
Hatay’ın
altı tünel
Pınarbaşı’nın
tepesi kel
Beklediğin
Abin gelmez
Ankara’dan
İzmir görünmez
Siyah beyaz Teo Angelopolos filminin
kederli ev sahibesidir İkiçeşmelik’in az aşağısında çalıp duran Eleni Karaindrou
şarkısı. Şehir bütün yorgunluğunu kadife tenli bir akşama emanet ederken, ay
ışığıyla şenlenen körfez, üzerindeki tertemiz bir yaz akşamıyla sessizce
serenat yapıyor. Havra sokağı için dansın zamanı değil. Gece kabuğuna çekilip
eski yaralarını sarmak için ideal bir zaman. Tüyleri dökülmüş yaşlı bir kediyle
dertleşmek az da olsa serinletiyor Havra sokağının yüreğini. Gece gündüz yalnız, yorgun, sahipsiz ve dilsiz olan Havra sokağı, dilini
yutmuş bülbüller sokağı olmak üzere. İki film birden oynatan Saray Sineması’nın
kaderi boylu boyunca uzanmış yatıyor Agora’nın avlusunda.
Kanserli bir hasta gibi yıllardır bu şehrin
ortasında yatan metrosuyla, meyve şaraplarının tılsımıyla Çirkince’den
Şirince’ye terfi eden köyüyle, yaz sezonunda vazgeçilmez saklı birçok koyuyla,
ışıltılı bir düğme gibi parlayan suyuyla İzmir, Ege’de güzellik uykusundan bir
parmak şıklatmasıyla uyandırılmalı.
Hüseyin BUL


Yorumlar
Yorum Gönder