AZICIK TECRÜBE YETERLİ



AZ TECRÜBELİ

   Bu ülkede yaşayanların değişmeyen kaderi-ki bu süreçte birçok şeyi artık kaderle açıklamak neredeyse bir dil hastalığı oldu- başına bir musibet gelmeyene kadar durup da düşünmez, değerlendirmez, çözmek için çaba sarf etmez. Oysa kaza geliyorum demiştir, sirenlerini son ses açmıştır ama ne onu duyacak birileri vardır ne de zaman ayıracak kimse. Edip Abi’min (Cansever ); insan yaşadığı yere benzer dediği belki de en çok bize uyan, bizim insanımızı özetleyen bir sözdür. Elbette ki beynelmilel olduğunu saklayacak, inkâr edecek, çarpıtacak halimiz yok. Ne böyle bir niyetimiz olur ne de buna gücümüz yeter.
   “Salağa yatma” ve “sağırı oynama” Devlet-i erkânımızın tipik özelliklerinden sadece ikisi. Bu iki özellik daha başka neleri saklar nelere vesile olur derseniz çocuklarına bakmamız yeterli derim. Bu topraklar üzerinde yaşayanların zamanla bir tür Stockholm Sendromu yaşar gibi kendisini döven, soyan devlete âşık olmaları, kör olmaları ve en nihayetinde devlet aklıyla düşünmeleri hangi tarafa doğru gittiğimizi gösterir. Devletin kanlı canlı hali aslında yetiştirdiği bireylerdir. Herkes birbirine benzemeye başlıyor; biri bayrak asınca/ açınca diğeri de geride kalmak istemiyor. Sokak ortasında karısını, sevgilisini dövene, öldürene ses çıkarmayan devletin biricik çocukları kalıtsal olarak devlet babasına benzeyecektir. Renk körü, şiddet eğilimli, agresif ve depresif olan devletin şefkatli çocukları olacak değil ya. Bunca sözü neden söylediğimi şöyle açıklamaya çalışayım.
    2000 yılında Kanun Hükmünde Kararnameyle hayatımıza giren Yapı Denetim sistemi herhangi bir Yapı denetim şirketiyle anlaşmayan hiç kimsenin yapı ruhsatı alamayacağını bildirmesinin üzerinden on iki yıllık bir tecrübe geçti. Ülkemizin deprem kuşağı üzerinde bulunması sebebiyle sık sık deprem “kaderiyle” karşılaşıyoruz. 1999 yılında Marmara depremiyle yirmi binin üzerinde insanını kaybettikten sonra Bingöl ve Van depremleriyle gördük ve anladık ki bu renk körü, duyarsız, hissiz, agresif, depresif ve kaşları hep çatık eli sopalı devletin hiç de on iki yıllık bir tecrübesi yokmuş gibi görünüyor.
    Yaz tatiline çıkan bir üniversite öğrencisi geri döndüğünde kaldığı evin yıkıldığını yerine yenisinin yapıldığını ve oturmaya hazır hale geldiğini görüyor. Bu binaları da denetleyen Yapı Denetim şirketleridir. Bu firmalar ucuz iş gücünden yararlanmak için mümkünse tecrübesiz insanları çalıştırarak maliyetlerini düşürmeye çalışırlar. Yapı Denetim Şirketleri maliyetini düşürmeye çalışırsa varın gerisini siz düşünün. Müteahhit ne yapar dilim varmıyor. İş ilanlarında “az tecrübeli” eleman arayan Yapı Denetim Firması’nın kendini ele verdiğinden haberi yoktur. Yapı Denetim Firması’nda çalışan bir Mühendis ya da Teknikerin tek başına ev tutması ya da ailesini geçindirmesinin aldığı ücretle mümkün olmadığını söylemek bilinen bir şeyi tekrar etmekten başka bir şey değildir. Az tecrübeli az para; az tecrübeli, projeye uygunluğu denetleyememe… Diğer bir konu da Yapı Denetim Firmalarının sadece imza karşılığı çalıştırdıkları mühendislerdir ki bunların hiçbir zaman gördükleri(proje kontrol/ proje onay ) projelerin imalatlarını görmedikleri ve şantiyeye çıkmadıklarıdır. Kontrol ettikleri, denetledikleri iş alanını m2 olarak genişletmek için bu yöntem Yapı Denetim Şirketlerinin sık başvurdukları yöntemlerdir. Yapı Denetim Firmalarının yapı ruhsatı aldıkları Belediyelerle olan münasebetleri ise Gör beni göreyim seni” şeklindedir. Yemeğe çıkarma/ ağırlama ve hediye alıp vermeyle karşılıklı memnuniyetlerle ruhsatlar verilmektedir.
    İyi bir bina/ yapı sadece kaliteli malzemeyle mümkün olmuyor ne yazık ki. İyi malzeme, iyi ve doğru işçiliğin yanında zamanı ve hava şartlarını doğru kullanmakla mümkündür. Birinci sınıf bir malzemeyle mühendislik şaheserini kötü bir işçilik ve aceleyle, sabırsız davranarak ucubeye çevirmek de mümkün yerle bir etmek de. İyi malzemeli doğru projeyi sabırsız, hırslı ve paragöz müteahhitlerden kontrol edecek olan Yapı Denetim Firmalarının depreme dayanıklı yapılar üretmeleri çok zor değil aslında; göbek bağları olmasa tabi. Bunun birinci şartı elbette ki önce para yerine önce insan demekten geçer. Birçok ilde çıkarılan birçok ilde de yakında başlayacak olan kent yenilenmeleri ya da diğer bir deyimle kentsel dönüşüm projelerinde iştahı kabaran, ağızlarının suları akan İnşaat Firmaları elbette ki Yapı Denetim Şirketlerini de Belediyeleri de ihya edeceklerdir.
    Bu ülkenin insanlarının “kaderleri” bazen bir Telekom ya da Tedaş çukurunda bazen de çok katlı sitelerde de yaşasa (Samsun-Toki konutları) sel baskınlarıyla belirlenebiliyor. Bu kaderleri yaratanlar İnşaat şirketleri, beceriksiz belediyeler, beton laboratuvarları, Yapı Denetim firmaları ve en önemlisi de bütün bunların olmasına müsaade eden göz yuman, kontrol edemeyen Bayındırlık Bakanlığı ve ilgili birimleridir. Bir kent sadece binalarıyla oluşmuyor, alt yapısıyla, iletişim ağlarıyla, yolları, köprüleri, hava alanları ve en önemlisi bunları kullanacak, kullanırken mağdur olmayacak insanlarıyla mümkündür. Güzel şehirler ve estetik yapılar kurmaksa başlı başına bir kent kültürüyle, bağımsız, özgün fikirlerle, idealist, çalışkan mimar ve mühendislerin, namuslu, dürüst belediye başkanları ve çalışanlarının katkılarıyla mümkün olacaktır.
   Sağlıklı ve güzel yapılarda oturmamız pekâlâ mümkün. Deprem bizim “kaderimiz” değildir. Bu yapılaşmayı, aceleciliği, telaşı, bilgisizliği, yağmayı durdurmak için illa ki depremin olmasını, birkaç yüz kişinin ölmesini beklememiz gerekmiyor. Her yıl binlerce cana mal olan trafik kazaları da bu minvalde değerlendirilerek yeniden gözden geçirilmesi gereken “kaderlerimizdendir.”

Hüseyin BUL

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MECLİSE GÜLEN YÜZ ÇİZEN İNSAN: SIRRI SÜREYYA ÖNDER

DÖRT YAPRAKLI YONCANIN EN CWSURU: FATMA GİRİK

KARDEŞİMİN HİKAYESİ