ORHAN PAMUK'TAN ROMANA DAİR İP UÇLARI
Orhan Pamuk’un saf ve düşünceli romancı
kitabını okurken hem okuyucu hem de bu sanata gönül vermiş, üzerinde kafa yoran
araştırmacı, yazarların da içinde çok şey bulabileceği, beklentilerini
karşılayacak türden bir derleme olduğunu fark ettim. Kitabı okurken özellikle
altını çizdiğim notları olduğu gibi yazarın imlasına sadık kalarak aşağıya
alıyorum.
Romanlar ikinci
hayatlardır…
… Bu hayranlıkla,
sevdiğimiz yazarın her şeyi sanki kendi yaşamış gibi anlatabileceğini, hiç
yaşamadığı bir şeyi yaşadığına bizi ikna edeceğini de hissederiz. Bu
yanılsamaya yazarın “gücü” diyelim.
Bütün kitaplarıma,
bütün kahramanlarıma farkında olmadan dağıttığım benim duyumsal deneyimlerimdi.
Roman sanatını canlı
tutan şey, yazar ile okur arasında ortak bir kurmaca anlayışı olması değil,
olmamasıdır.
Roman sanatını siyasi
yapan şey, yazarların siyasi görüşleri ya da üye oldukları partiler değil;
kültür, sınıf, cinsiyet vs. olarak kendimize benzemeyen birisini anlamak,
ahlaki, kültürel, siyasi yargıdan önce şefkat duymak, yani bütün bu özdeşleşme
ihtiyacı ve onun gücüdür.
Roman sanatı,
kendimizden bir başkası gibi ve başkasından kendimiz gibi söz açabilme
hüneridir.
Bazı yazarlar
“kelimesel”, bazı yazarlar “görsel”dir. Bununla bazı yazarın daha çok okurun
“görsel hayal gücüne” bazı yazarların ise daha çok “kelimesel hayal gücüne”
seslendiğini kastediyorum.
Romanlar temel olarak
görsel edebi kurmacalardır.
Roman yazmak
kelimelerle resim yapmak, roman okumak da başkalarının kelimeleriyle kafamızda
resimler canlandırmaktır.
Şiir de resim gibidir.
Bazısı yakından bakınca etkiler insanı, bazısı uzaklaşınca.
Romancı, hayal ettiği
şeyi en iyi ifade edecek kelimeyi aramakla kalmaz yalnızca, yavaş yavaş en iyi
ifade edebileceği şeyi hayal etmeyi de öğrenir.
Roman yazmak ve okumak
da bu tür iletişimden zevk almak, ona alışmak, onu istemek, dünyayı kelimelerle
görmek ve gördürmek mutluluğudur.
Romanda eşyaları
tasvir, kahramanlara duyulmuş şefkatin sonucu ve ifadesidir.
Çünkü günlük dil,
romanın dünyasının üzerine kurulacağı sıradan anların, gelişigüzel duyumların
rengidir.
Ama romanlar, ancak
okuyucunun hayal gücüyle tamamlandığı, gerçekleştiği için onların “zaman dışı”
güzelliğinden söz etmek imkânsızdır.
Çünkü bana göre
siyaset, en sonunda bizim gibi olmayanları kararlılıkla anlamama, romancılık
ise anlama işidir.
Roman yazmak ve okumak,
hayal gücümüzden gelen bütün malzemeyi, konuyu, hikâyeyi, kahramanları, hatta
kişisel âlemimizi bu ışıkla, bu malzemeyle birleştirmektir.
Bir romanın merkezi,
yazarının niyet ettiği şey kadar, bizim metinden aldığımız zevklere de
bağlıdır.
Romanın merkezi dediğim
şey, bir romanın en sonunda bize hayat hakkında öğrettiği, hissettirdiği, ima
ettiği, gösterdiği, yaşattığı o derin şeydir.
Ama bir hikâyeyi, bir
kahramanın sınırlı bakış açısı çerçevesinde toparlamanın ilk fanatik
uygulayıcısı Henry Cames’tir.
Benim için romancılık,
önemli şeylerden önemsizmiş gibi ve önemsiz şeylerden önemliymiş gibi bahsetme
sanatıdır.
Roman okumak, bütün bir
manzarayı mantıkla yargılamaktan çok, manzaranın her köşesini, her kişisini,
her rengini hissetme işidir önce.
Hangi romanların kime,
ne zaman, nasıl, hangi kuvvetli konuyla sesleneceği ise zamanla değişir.
Zamanla romanların merkezi de değişir.
Ama hepimizin bildiği
gibi, geri döndüğümüz yer asla başladığımız yer değildir.
Son on yıldır
romanlarımı, hayatta gördüklerimi, hayatın, dünyanın, yaşadığım yerin nasıl bir
şey olduğunu ifade edebilmek için yazıyorum.
http://www.edebiyathaber.net/roman-severlere-ipuclari-huseyin-bul/

Yorumlar
Yorum Gönder