KIZLAR MANİFESTOSU
“Ağlamak, kimsenin görmediği içimizdeki
dünyayı taşıyan geminin çevresinde bir deniz yaratır. Gözyaşları gemimizi
oturduğu kayalıklardan çıkararak yeni bir yere, daha iyi bir yere götürür.”
Şebnem İşigüzel’in Venüs romanının 120. Sayfasında böyle diyor. Gerçekten de
romandaki anlatıcının ailesinin ağlanacak, ağlamaklı ve yer yer esprili,
eğlenceli gizli tarihinde bizi taşıyan o görünmeyen gemi birkaç limana uğruyor.
İstanbul ve Londra gibi. Daha iyi bir yere taşıyor mu o biraz muamma. İyi bir
yere taşımak için epeyce bir uğraşıp çabaladığını söyleyebiliriz.
Roman birinci tekilden anlatılıyor ve her
zaman söylediğim gibi inandırıcı olmanın ilk kuralını yerine getiriyor. Farklı
kişilerin öyküleri aynı ailenin (anlatıcının) öyküsüyle ustalıkla birleşiyor. Birleştiği
yerden devam ederken hiç sekteye uğramadan sular seller gibi akıp gidiyor. Kimi
kendi hazin ve çarpıcı hikâyesini bizzat anlatırken kimi de bir deftere yazmayı
denemiş. Kimsenin yaşantısı (öyküsü) diğerinden daha az dokunaklı değil. Ama en
dayanılmaz olanı, yüreğimizi dağlayanı anlatıcının çocuklarına uyguladığı
şiddetti ( cinnet anı ) desek kimsenin hakkını yememiş oluruz. Faşist bir baba, babanın şehvetli ve erkek
düşkünü kız kardeşi Şakina, Kadı’nın bundan dolayı hakkında ölüm fetvası
çıkardığı için erkek kılığına girerek ortalıkta dolaşan hala, halayla sık sık
atışan hadım edilen evin uzun ömürlü hizmetçisi Nergiz, bunların arasında kalan
bunlarla büyüyen, dedikodu yapar gibi ailenin sırlarını bir bir anlatan anlatıcı
kadın. Kocasından gördüğü şiddet ve yok sayılmadan dolayı cinnet geçirip
çocuklarını öldürmesi yüreğimizi dağlasa da romanın sonuna doğru balıkçı
Hasan’la gönlümüzü almayı biliyor. Tabi bir de cinnet sonucu çocuklarını
öldürdüğü için deli hastanesine kapatıldığından burada bunu dinleyen, anlayan
ve belki de âşık olan-ki bu pek açık değil-Doktor Turan var.
Roman boğazın tam ortasında suyun üstünde,
aslında altında ve ne doğuda ne de batıda diyebileceğimiz bir noktada başlıyor.
Osmanlı döneminin istibdat dönemini arka fonuna koyan yazar anlatıcının
doğumuyla başlıyor. Ağırlıklı olarak kadınları, iç dünyalarını, tatlı
dillerini, dedikodu tadındaki sohbetlerine odaklansa da aslında Şekina ve
anlatıcı üzerinden kadının toplumdaki yerini sorguluyor. Osmanlıdan bu yana
değişmeyen cefakâr oldukları kadar görünmeyen, hiçe sayılan, itilen, söz
verilmeyen kadını farklı öyküleri birleştirerek anlatıyor. Şekina bir anlamda
batıyı temsil ediyorsa da anlatıcı daha çok doğunun kalın, kırılmayan kalın kabuğunu
simgeliyor; içine kapanık ve kapalı.
Kocasının kardeşinin ve kocasının sayesinde
ve yardımıyla cinnet geçirerek akıl hastanesinde Doktor Turan’a anlatırken
öldürdüğü çocuklarını görmeye gitmek istediğini-kaçmak istediğini- “sizi bir
yere götüren ayaklarınız değil kalbinizdir.” Demesi, başka bir yerde, “yazmak,
ruhunuza çakılmış ve pas tutmuş çivileri tek tek sökmek gibidir.” “Allah,
sevdiğimiz ve korktuğumuz her şeydir.” Sözlerinin altını çizdiğimi fark ettim. Kitapta
gözyaşlarını da ayırmış ve isimlendirmiş yazar.
Yakut:
ömrü boyunca çile çekip ağlamayanın gözünden düşen ilk damla, şayet bu
yeryüzünde çok çile çektiyse ve buna rağmen susup şimdi Allahın hikmetiyle
ağlıyorsa,
Yeşim:
güzel günler görmüş de şimdi ağlayacağı tuttuysa,
Elmas:
sudan bir sebeple sırf ağlamak nasıl bir şeymiş diye merak edip ölmeden önce
gözyaşı dökmeye meyletmişse,
Romanda en çok hangi
renk gözyaşı dökülüyor derseniz artık onu da siz bulun derim. Kitapta bir de
kızlar manifestosu var ki dillere destan. Hem eğlenceli hem de tam bir feminist
deklarasyonu niteliğinde. Venüs birçok açıdan ve dikkatlice okunması gereken
bir roman.
http://www.edebiyathaber.net/kizlar-manifestosu-huseyin-bul/
http://www.edebiyathaber.net/kizlar-manifestosu-huseyin-bul/
Yorumlar
Yorum Gönder