CİĞERSİZLER



       Yine hiç çalışmadığım yerden hayat sınava tutuyor beni. Hazırlıksız yakaladı, apansız çöreklendi üzerime. Kaçacakmışım gibi-kaçacak nerem varsa-kıskıvrak tuttu kolumdan. Oysa daha çok zamanım var sanıyordum. Hazırlanabilirdim. Daha dün güllük gülistanlık değil miydi her yer. Her yer değilse bile bu şehir. Nerden çıktı şimdi bu gökyüzünün kızgınlığı,  soğuk nefesi, buz gibi yüzü.
    Penceremin susmayan ıslığı sabaha kadar benimle konuşmak istiyor. Yüz vermiyorum gevezeliğine. Dur diyorum, elbet bir dostun ılık nefesi yetişir imdadıma. Kaçırıyorum gözlerimi, üzerime gelmeye devam ediyor, anlıyorum ki çözüm değil kaçmak. Yenilgi bayrağını aradığımı gözlerimi kaçırışımdan anladığını anladığımda annemin pes etmenin yedinci günah olduğunu söyleyişi aklıma geliyor. Annemi arıyorum, annem çok uzakta. Kalk diyor ayağa, debelenme bir domuz gibi o çamurda. Kaç bin yıl önce dört ayak üzerinden doğruldun, zamanın sabrına küfür etme. İnsan olduğunu göreyim, direndiğini göreyim, boyunu göreyim, gülen yüzünü, gül cemalini göreyim…  Dikiliyorum pencerenin önüne ıslık kulağımı yalıyor, yakıyor. Birazcık yüz bulsa, genişletse yuvasını girecek odama, evime. Biliyorum arkasını, yardım edeni yataklık açanı. Beyaz saçlarıyla bir kış iteklemekte o küçücük delikten o soğuk nefesi. Ne kadar üfleyebilir ki. Çok kuvvetli midir ki acaba ciğerleri? Oysa benimkilerin yarısı yok gibi. Silikozisi devlet doktorundan ilk duyduğumda ılık bir lodosa benzetmiştim. Zamanla sert bir poyraz olduğunu anladığımdaysa ince bir halat üzerinde her an yere çakılacağımı düşündüm.
    Cılız nefesimle kaç kış atlatırım bilmiyorum, bildiğim bir şey varsa daha dünün bahar olduğuydu. Dostlarımın baharda çiçek açan badem çiçeği gibi güldükleriydi. Penceremi kapımı tamir edip bir bebeği kundaklar gibi beni kışa hazırlarken yüzlerinden bahar güneşi eksik olmadığıydı. Oysa şimdi her yeri siyah beyaz görüyorum. Geçmiş siyah gelecek beyaz. Sadece birlikte içtiğimiz çaylar kan kırmızı, gerisi renksiz. Bir de çocuğunu okula bırakan annenin elini sıkıca tutan çocuğun üzerindeki elbiseler renkli.
    Korkuyorum, kıştan korkuyorum, anneme verdiğim sözü tutmamaktan korkuyorum. Mevsimlerin dörtlemesinden korkuyorum. Yarı yolda kalmaktan korkmuyorum da yolu yarılamadan ipten aşağı düşmekten korkuyorum. Beyazdan, soğuktan, poyrazdan, pencereyle konuşmaktan korkuyorum. Çocuğumun aynı pencereden dışarı bakmasından ödüm kopuyor. Kışın geldiğini gördüğü halde Aziz Nesin öyküsündeki gibi dur bakalım ne olacak deyip benim gibi teslim olmasından korkuyorum. Babadan oğula geçen mesleklerin bir hastalık olduğunu, ciğerlere çok kısa sürede yayıldığının bilinmemesinden korkuyorum. Korku neyi getirir hepimiz biliyoruz. Korkmaktan korkmanın bayrağı beyaz olur derdi annem. Beyaz olan her şey mi kötü olur. Bayrağın kendisi kötüyken beyazı nasıl olur artık bilmiyorum.
   Kış geliyor, üflüyor, ıslık çalıyor, beni çağırıyor pencereden. Çık dışarı oynayalım, pabucu yarım diyor. Yanlış biliyor, yarım olan pabucum değil ciğerim. İyi ki de yanlış biliyor. Doğru bilse söz anlatamayacağım, ikna etmem zor olacak. O halde elimin tersini gösterebilirim. Sen kim oluyorsun diyebilirim, hatta hiç konuşmasam da olur. Yüz vermiyorum, dönüp gidiyorum, ne inatçı çıktı be. Hala penceremi dövüyor. Gelmiyorum, seninle oynamaya gelmiyorum. Ne laf anlamazsın sen öyle. Kes sesini! Dirseğim acıyor. Kırdım camı. Susturamadım, daha bir bağırıyor. Pencerem küçülüyor. Beyaz üzerime geliyor, üzerime akıyor. Kaplıyor her yanımı, nefesi bol bir hoca gibi içime üflüyor. İçim titriyor. Her yer birden beyaza kesiyor, sonra siyah beyaz kömür ocakları. Merdivenler, hiç bitmeyecek basamaklar, asansörler, çelik halatlar. Yerin yedi kat altındaki karanlık, tozlu ve hepimize yetmeyen nefeslerimiz. Kapanıyor pencerem.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MECLİSE GÜLEN YÜZ ÇİZEN İNSAN: SIRRI SÜREYYA ÖNDER

DÖRT YAPRAKLI YONCANIN EN CWSURU: FATMA GİRİK

KARDEŞİMİN HİKAYESİ