Kayıtlar

TAHT OYUNLARI

Resim
  Yavuz Ekinci yeni romanı "Belki de Dünyanın Sonundayım"da Osmanlı döneminde padişahların çocuklarını, çocukların babalarını taht uğruna, iktidar uğruna boğmalarını, zehirlemelerini, tuzak kurmalarını konu edinmiş. Bunu yaparken birçok filme, şiire, romana, tiyatro oyununa konu olmuş baba-oğul arasındaki çekişmeyi, rekabeti edebiyatın geniş yelpazesinden zengin diliyle yapmış. Sigmund Freund'un psikolojiye hediye ettiği Odipus akaompleksi teorisi etrafında genişleyen bir çekişmenin romanıyla tanıştırıyor yazar bizi. Daha önce "Rüyası Bölünenler"de de aynı konuyu irdeleyen yazarın bu konudaki merakı bize, "bu hamur daha çok su kaldırır" deyişini hatırlatsa da neredeyse her yazarın (çoğunlukla erkekler) bir gün bu konuyu tadacak kadar derin olduğunun işaretlerini de veriyor. "Belki de Dünyanın Sonundayım" beş ana bölümden oluşuyor: İlk bölüm Gül: Arifeyi, tedirginliği ve beraberinde hazırlığı, huzursuzluğu ve aşkı; Anelya'ya o...

9,75: UĞUR KAYMAZ'IN HAYALETİ DOLAŞIYOR

Resim
  Mehmet Eroğlu, en son, İyi Adamın On Günü, Kötü Adamın On Günü ve Meraklı Adamın On Günü serilerinde edebiyatın farklı türlerindeki iddiasını, becerisini ortaya koyarak polisiye severlere, bu türün acılı, belki biraz mayhoş, tatlı tarifini vererek ödüllendirdi dersek yanlış olmaz. Her romanda bir gıdım da olsa polisiye yön vardır derler ya, 9.75 filminde de acılarının peşine düşen, kaynağını merak eden Ahmet’in (Nejat İşler) hikâyesi konu edinen senaryo Mehmet Eroğlu’nun aynı adlı romanından uyarlanmış.  Farklı lisanı doğuran egemen sınıf   Film farklı zamanlar arası yolculuklarla derinleşse de asıl meramın anlatıldığı iki bölüm/zaman var. Bu iki bölüm ve zamanı iki dille de ayırmış yönetmen. Altını çizerek seyircinin gözüne sokmasa da izafi olarak orada duruyor, durmuyor aslında akıyor. Durduğu yer daha çok insanların belleklerinde. 40 binden fazla insanın ölümüne sebep olan ve hala ateşi sönmeyen bir savaşın doksanlı yıllardaki tırmanışına denk gelen biri...

AÇGÖZLÜLERİN SAVAŞI SÜRÜYOR

Resim
  Alper Canıgüz, Alper Kamu karakterini araya başka eserler sığdırsa da bir türlü büyütmüyor. Büyütürse Alper Kamu olur mu, olabilir belki ama bu lezzette olur mu emin değilim. Okuyucuyu saran, yakalayan da sanıyorum Kamu’nun büyümüş de küçülmüş halleri olsa gerek. Kamu’nun ele avuca sığmamasının elle tutulur yanı oldukça çokbilmiş hallerinin altında yatanın boyunu aşan olgun kişiliği olsa gerek.     Ne düşünüyorsak oyuz, ne yiyorsak oyuz gibi vecizeleri çokça duyarız günlük hayatımızda. Sanıyorum yazar da ülkenin gündeminden uzaklaşamamış olacak ki ne yaşıyorsak oyuz diyerek Kıyamet Park’a şekil vermiş. Son yıllarda ayyuka çıkan adam kayırmaca, yer kapmaca, köşeyi dönmece, krizi fırsata çevirmececilerin artık gizli saklı iş yapmak yerine bağıra bağıra hatta bağırarak, sindirerek iş yaptıkları ayyuka çıkınca elbette ki gündemden uzaklaşmak öyle pek kolay olmuyor. Bu psikoloji, bu korku, bu hava etrafımızdaki her şeye siniyor; eşyaya, nesneye ve hatta nereden esec...

ÇAYLAK: PARANIN ADALETİ

Resim
Yazar, okuyucuyu ilk önce Türkiye şartlarına, atmosferine hazırladıktan sonra, ‘göreceğiniz gibi ben size oldukça ‘yerli ve milli’ bir polisiye aktaracağım’ diyerek bu kadar lakırdıya ne gerek vardıcıların ağzını bir güzel tatlandırıyor. Bizde inşaat kazısına, inşaat makinelerine manasızca ve anlamsızca saatlerce bakan olduğu gibi bir cinayetin üzerine, cesedin etrafında saatlerce ağzını şapırdatarak konuşarak dedikoduyu genişletenler de az değildir. Yazar, bu gerçekliği unutmadan yazmış romanını. Polisiye Yazarlar Birliği’nce (POYABİR) her yıl düzenlenen Kristal Kelepçe Ödülleri'nde bu yıl Yılın Polisiye Roman Ödülü, Nihal Orhan’ın Alfa Yayınları'ndan çıkan 'Çaylak' romanına verildi. 'Çaylak', yazarın ilk romanı, ödülü fazlasıyla hak eden bir eser. İlk roman için oldukça başarılı. Türün gereklerine sıkı sıkıya sadık kalınarak kotarılan bir roman; cinayet var, ceset var, dedektif (bizde şimdilik komiser, başkomiser vs.) var ve üstüne üstlük alt türü...

BİR AT BARA GİRMİŞ: İRONİNİN YIKICI GÜCÜ

Resim
Türkiye’deki en tanınmış ve iyi stand-up’çı kimdir desem, her halde ezici bir çoğunlukla aynı kişinin ismi öne çıkar. Peki, bu komedyenin sahnede her şeyle alay edip diline dolayarak espriler üretebilme becerisine sahip olup olmadığını sorsam? Becerebileceği konusunda kimsenin tereddüt edeceğini sanmam ama soruları çoğaltır da işi cesaret edebileceği konusuna getirirsek elbette az önceki çoğunluktan eser kalmayacaktır. Meselenin can alıcı noktası, komedyenin ya da stand-up’çının nelere cesaret edeceği, neleri diline dolayacağı, kimlerle alay edebileceğinin sınırları önemli ama daha da önemlisi, bunu yaparsa başına nelerin gelebileceğini bildiği için geri adım atması. Çok değil, yirmi, yirmi beş yıl öncesinde sahnelerde, ekranlarda, kabarelerde dönemin önemli sanatçıları, komedyenleri her şeyi eleştirebilme özgürlüğüne ve rahatlığına sahiplerdi. Cumhurbaşkanı’nı programına çağırıp da taklidini yapan komedyenler vardı, öyle siyasi ve kültürel iklimdeydik.  Bir At Bara G...

FİNCH: İYİMSER VE DUYGUSAL BİR DİSTOPYA

Resim
  Dini terminolojiden ödünç alarak söylersek, dünya kıyameti görmüştür. Kıyamet yerine insan sonrası demek belki mümkün ama aynı geniş etkiyi yaratır mı, çerçeveyi daraltır mı bilemiyorum. İnsan sonrası tanımı kıyamete göre dünkü çocuk sayılır. Dolayısıyla alternatifini elbet bulacağız ancak dini terminolojiyi bir süre daha ödünç alabiliriz gibi görünüyor. Dünya bu defa insan kaynaklı bir nükleer, kimyasal vb. bir son yerine güneş patlamalarından dolayı çorak bir yere dönmüştür. Radyasyon ve yüksek sıcaklıktan (60 c) tam bir çöl iklimine dönen (iyimser teşbih) dünyada canlıların yaşaması neredeyse imkânsızdır. Bunca sözü Miguel Saponchnik’in "Finch" filmi için söyledim... HOLLYWOOD'UN İNSAN SONRASI SEVDASI Güneş patlamasından sonra bir şekilde hayatta kalan Finch (Tom Hanks), köpeğiyle birlikte yukarıda sözünü ettiğimiz bir atmosferde yaşam mücadelesi vermektedir. Robot mühendisi olan Finch, hastalığından dolayı ölmeden önce köpeği Goodyear'a bakması içi...

KAYBEDENLERİN UMUDU

Resim
  Yaşadığımız çağın zamanla hesaplaşmasına bilerek ya da bilmeyerek destek verdiğimiz gerçeği bizi düze çıkarmayacağı aşikâr. Oldukça obur ve sabırsız olan bu hız çağı meramımızı üç beş cümleyle anlattırmaya zorlarken dostlukları ve arkadaşlıkları da en asgari ilgiyle ayakta tutmanın kibrini kimseye kaptırmayacak nitelikte. Her bir şeye yetişmenin zorluğu ve oburluğu zamanı verimli kullanmanın kurallarını neredeyse her gün güncelleyerek kısa ve öz olanı revaçta tutuyor. Bu girizgâhı şunun için yaptım; şimdilerde burnundan kıl aldırmayan edebiyat türü olan romanı öykü tahtından indirecek. Son dönemlerde oldukça nitelikli ve çok sayıda öykü kitabının yayımlanması bu işaretlerden sadece birisidir. Şehri terk eden öyküler Anıl Mert Özsoy’un Everest Yayınları etiketiyle yayımlanan  Herkes Her Şeyin Farkında  öykü kitabı da bu nitelikli ürünler arasındaki yerini alacak gibi duruyor. Kitabı ilk okuduğumda bende uyandırdığı kanı; gün geçtikçe büyüyen kentlerdeki keşmekeşlikten, t...