VAROLMA MÜCADELESİ
Bir sabah uyandığınızda her şeyin size
yabancı olduğunu fark ettiniz. Kendiniz dâhil kimseyi tanımıyorsunuz, kim
olduğunuzu, iyi ya da kötü biri mi olduğunuzu, yanınızda size dostluk
göstereni, bulunduğunuz odayı, geçmişinizi, adınızı hiçbir şeyi
hatırlamadığınızı, tanımadığınızı düşünün. Asıl kötü olan bu da değil;
geçmişinizin temiz olup olmadığını da bilmiyorsunuz. Hatırlamaya
çalıştıklarınız ya kurtulmaya çalıştıklarınızsa?
Burhan Sönmez Labirent romanında okuyucuyu bu girdabın içine atıp kendisine
sorular sormasını sağlıyor. Her soruyla biraz daha geri gidip ileri ( gelecek
) gidebilmek için sonraki soruyu davet
ediyor. Davet ettiği sorular bazen bir kişi bazen bir mekân bazen de bir müzik
olabiliyor.
Masumlar,
Kuzey ve çıtayı göklere çıkardığı İstanbul
İstanbul romanlarından beri takip ettiğim yazarın bu romanı da yine
İletişim yayınları etiketiyle yayınlanmış. Diğer kitaplarında olduğu gibi
yazarın ismi eserin üzerinde; bu, yayınevinin diğer yazarlarında farklılıklar gösterebiliyor.
Baskı, dizgi kusur yok denecek kadar özenli. Kitabın kapağına koyu mavi renk
hâkimken sırtında beyaz tercih edilmiş.
Kısaca romanı özetlersek; hafızasını bir
intihar sonucu kaybeden Boratin’in kendini araması, bulması, sorgulaması üzerine
ilerliyor. Boratin’in köprüden atlayarak intihar ettiğini öğrendiğimizin
ertesinde ( ilerleyen sayfalarda ) “İstanbul’un sokaklarında çekingen adımlarla
dolaşıyorum” ( sf:20 ) demesi üzerine asıl mekânın İstanbul olduğunu
öğreniyoruz. Acınmaktan rahatsız olan, gözlüklü, sigara içen, yakışıklı, düzgün
yüzlü ve şarkılarının sözlerini kendisi yazan Boratin’in geçmişe dair yardım
aldığı dostu Bek ise adeta zamana ışık tutar gibidir.
Suyun
kaldırma kuvveti
İçi su dolu bardak boşalınca, “sıksam
kırılacak” diyerek intihar ettiğinde suyun kendisinde bıraktığı etkiyi, suyun
gücünü bize anlatmaya, hatırlatmaya çalışması suyun nitelikleri hakkında
yeniden düşünmemize vesile olurken, sık sık her şeyden emin olabilmenin
katılığından, çirkinliğinden rahatsızlığını dile getirerek belirsizliğe övgüler
dizip güzelleştirmeye çalışmasını da, belirsizliğe alışmaya çalışıyor şeklinde
okumamız gerektiğini anlıyoruz. “Bedeni dışında hiçbir şeyden emin olabilen var
mı?” ( sf.41 )
Kapana kısılıp bir cam fanusta yaşadığını,
“Dışarısı diye bir yer yok. Vitrinler nehir gibi durmaksızın akıyor ve ben
akvaryumun parçası olmayı hayal ediyorum” ( sf.49) dediğinde anlıyoruz. Zamanın
sürekliliğini sağlayan, geçmişin sonunda, geleceğin başında bulunan şimdiki
anda kim olduğunun sancısını çeken, bulacağı cevaplardan korkan Boratin’in
yolunun tam da yazarın okuyucuya zaman kavramı üzerinde egzersiz yaptırdığı ve
sahiciliğin ete kemiğe büründüğü iki mekâna düşmesi elbette ki bir kurgu
başarısıdır. Zamanı en iyi anlatan iki mekânla sahiciliğe zirve yaptırılan
yerler; saatçi ve sahafçı… Saatçideki diyaloglar ve mekân anlatımıyla Orhan
Pamuk’un Kara kitap romanına selam göndermeyi ihmal etmeyen yazarın, belleği bu
iki mekânla simgeleştirmesi aynı zamanda felsefede üzerine çok düşünülen,
konuşulan, tartışılan “zaman” kavramının, geçmiş, şimdi ve geleceğin
dehlizlerinde “modern zamanlarda” yolculuğa çıkarıyor okuru. Benliğini ve
belleğini arayan, tarayan, kafa yoran Boratin’e, “Ânın değerini bil, gerisi
senin değildir, senin olmayanla ömrünü heba etme” (sf.53) tembihlenen sözle kim
olduğunu, nasıl biri olduğunu, neden intihar ettiğini öğrenmeden nasıl hayatı
kendine zindan ettiğini öğreniyoruz.
Savaş
ve göç
Hayatı zindana çevrilen, yanı başımızdaki
komşu ülkelerdeki savaşla hayatları alt üst olan insanların evlerini,
yurtlarını, komşularını, arkadaşlarını ve belki kocalarını bile geride bırakıp
ülkemize gelen insanları, kadınları da gören Boratin’in vicdanlı ve iyi biri
olduğunu, yazarın da ülkemizde ırkçılık boyutunda değerlendirilen “Suriyeliler”
nezdinde göçmenlere reva görülen uygulamalara, savaşa kayıtsız kalmayarak
edebiyatın içine sokması tam da olması gerektiği gibi… “Her gece başka bir
kuytuda uyuyor, her gün başka bir kaldırımda yakarıyor. Göğe değil önünden geçen
insanlara bakıyor.” (sf.76) Müslümanların çoğunlukta olduğu bir coğrafyada
yıllardır süren bir savaşı çok güzel özetlemiş. İster, savaşı Tanrı başlatmadı
diye okuyun, isterseniz Tanrı’dan medet beklemek anlamsız diye okuyun. Yazar,
savaşı ancak başlatanlar bitirebilir demeye öyle güzel, öyle naif, öyle
incitmeden, öyle yumuşak bir şekilde, savaşa, savaşlara kayıtsız kalan
bilincimizin bilinçaltına atıveriyor. Bilinçaltımızdaki bu söz, bu cümle,
dilenen bu kadın, bir kanser hücresi gibi benliğimize yayılıyor. “Önce kadınlar
ve çocuklar” yankılanıp duruyor zamanın her aşamasında. Romanın başından beri ismi geçen ve hiçbir
şey hatırlamadığı halde sadece Meryem ana ve kucağındaki bebek İsa biblosunun
ismini hatırlayan, ara ara da gündeme gelen Meryem ana biblosunu Müslüman bir
ülkede yaşamayarak ya da her nedense ardında bırakıp giden ev sahibesi ile
dilenci kadını aynı kareye koyan, ardındaki, önündeki cümleyle birleştirerek
bazen metaforla bazen de kinayeyle okuru zorlaması yerinde olmuş.
“Geçmek ile durmak arasında, varlık ile
yokluk arasında asılı duruyor.” ( sf.87)
unutkanlık üzerinden “Ben kimim ve hangi zamanda yaşıyorum? Zaman içinde
bir yerim var mı? Sorularını soran bir kitap Labirent.
*** Varlık dergisi Aralık 2018 sayısında da yayınlanmıştır.
Yorumlar
Yorum Gönder