DEVAM EDEN KENTLER
İtalio Calvino’nun anısına…
Denizi saklayan, nemi, tuzu esirgeyen dağların
arkasına düşen, fırtınada rüzgârda göz gözü görmeyen kum bulutunun her şeyi
sildiği ama sınırları silmeye, saklamaya gücünün yetmediği o sınır, o sınırı
çizen taş, o duvar gibi çizgi, o yıllara meydan okuyan kapı şeklindeki yapı
orada öylece duruyor.
Sınır taşlarını sökerek sınırın tam üstüne
sınır taşlarından sınırsız gökyüzünün altına kulübe yapar. Sınırsız bir
manzarası vardır kulübenin. Kulübenin gölgesi sabah bir yana öğleden sonra bir
yan düşünce, bronz kafalı askerler gelirler. Kılıçlarıyla ikiye bölerler
gölgeyi. Taşlarla yeniden belirlerler bölgeyi. Hiçbir şeyin sahibi gelip
kulübesini o halde görünce erguvan ve nar ağaçlarıyla donatır, saklar taşları. Bir
ayıbı örter gibi. Hamaklar kurar erguvan gölgesine, nar yapraklarını yastık
yapar ensesine. Erguvan ve nar dalları biri o tarafta biri bu tarafta kalınca
Rua’nın oğlu, kardeş katili Attila ayırır erguvanı ve narı kılıcıyla.
Hiçbir şeyin sahibi düşer yollara, aşar
dağları, kavrulur güneşin altında, nehirlerden yıkanır, akbabaları takar
peşine, sınır taşlarında sek sek oynar, haritalardan uçurtma yapar, satranç
tahtasına benzer kentlerden geçer. Düz ve çapraz yoların kesiştiği yerlerde Fil
ve Vezir’lerle karşılaşır. Dar yollara sapar, izbe kuytuluklardan geçer. Bayrak
gölgelerine basar ayağındaki çarıklarla. Denizlerin tuzundan yıkanır,
martıların kanadında umutlanır, yine bir sınırda soluklanır. Dayamasa da
sırtını bir sınır taşına oturmadan edemez. Uzun uzun oturur, oturdukça
gölgesinin küçüldüğünü görür. Kalkıp yürür. Kurumuş nehir yatağına bağdaş
kurar, yurt edinir. Tavus kuşu tüyleriyle bir at gölgesi düşer üzerine.
Tüylerin arasındaki süzülen güneşten Napolyon doğar. Rugan çizmeleri ve yanından
ayırmadığı kılıcıyla: bana cesaretini ver sana korkusuz bir komutan olayım,
der. Hiçbir şeyin sahibi atın gözlerindeki dehşeti görür, ölümü kovalamak
ister. Atı değil ölümü iteler, ürker at, tavus kuşu tüyler saçılınca ortalığa
diğer kuşlar da ürker. Kanatlarından bulut olur, kararır ortalık, açılır bir
koridor geçer gider hiçbir şeyin sahibi.
Ağaç gövdelerindeki eşmerkezli daireleri
kopyalayan kentlerin içinden dolanır. Çöplere bulanır. Doğanın hıncına maruz
kalır. Duvarlarında artık hayatta olmayan hayvan resimlerinin olduğu mağaralara
saklanarak fırtınalardan korunur. Bulanık nehirlere can veren yağmurlarda
arınır. Zeytin ağaçlarının nimetinden beslenir. Çinili döşemeleri olan
tahtların yamacından geçerken kovalanır. Kuma bulanır, kumdan arınır. Kumdan
kaleleri kum saati ters dönmeden sessizce geçer. Kaktüs dikenlerini ayıklar,
suyundan içer. Palmiye yapraklarından yaptığı çadırda sabahlar. Sabahında iki
güneş doğar; biri doğudan biri batıdan. Batıdaki güneş Sühreverdi’nin katili
Selehaddin’in altın miğferinde parlayan, çatallaşan doğudakinin yansımasıdır.
Geçip gider Selahaddin çadırın üzerinden atıyla ve miğferiyle. Hiçbir şeyin
sahibi fark eder ki kılıcı olanın sınırı da var. Sadece sınırlarıyla övünür.
Aldıkları bütün kentler dumanlara gömülür, dumanlarla seslenir.
Tozlu yollardan geçer, çayır çimenlerin
pınarlarından içer. Birbirine benzeyen, birbirine karışan kentlerin seslerini
duyar. Kralların, Hanların, Padişahların ayaklarının altındaki yumuşak
halıları, ganimetleri ve sedir ağaçlarına astıkları fenerlerle nelerin
saklandıklarını görür. İnce kentleri, âlemleri, takasları arzuları görür.
Issız, sessiz ve sahipsiz kentlerde dinlenir. Nargile marpuçlarına âşık
adamların dumanlı gözlerinin önünden geçer görünmeden. Bilmediği dilleri
taşıyan ulakların ayak izlerine basar çaktırmadan. Bayrak cumhuriyetli
eyaletlerden, heykelleri kutsal sanan ülkelerden geçer hiç kimseye yaranmadan. Mezar
taşlarına sığan ömürleri ezberler. Hiçbir saraya uğramadan, hiçbir kitabı
incitmeden. Ve hiçbir şeyi sahiplenmeden. Sadece peşinden gelen gölgesine sahip
çıkarak, gölgesini takip ederek…
Hüseyin BUL
Yorumlar
Yorum Gönder